4. Bölüm / Sarı Kırmızı
İnsan bazen kuş misali gökyüzünde özgürce uçmak, etrafa savrulmak, yüksek tepelere çıkmak ister. Onun bir ekmek parçası için o kadar kanat çırptığını, çocuklarının karnını doyurmak için yüksek yüksek tepeleri aşmak zorunda olduğunu düşünmeden.
Kuşların özgür olduğunu sanır insan, arka planda yapmak zorunda oldukları şeyleri görmeden.
Ben de gözlerimi kapattığımda bulutların üzerinde özgürce uçtuğumu, yüksek tepeleri aştığımı hayal ettim; uçmanın, göğe yükselmenin özgürlük olduğunu düşünen insanlar gibi.
Bir müddet sonra gözlerimi açtığımda yanımdaki genç adam kulaklığını çıkarmış, telefonunu elinden bırakmış ve kemerini takmış bir şekilde etrafı izliyordu. Tekrar dünyaya döndüğünün habercisiydi bu.
Onunla bir şekilde muhabbete girmek istiyordum ama bunu nasıl yapacağıma henüz karar vermemiştim. Derken kollarında bulunan Galatasaray motifli bilekliklere takıldı gözlerim. Çok fazlaydı çünkü hem sağ kolunda hem de sol kolunda birden fazla bileklik vardı.
Bir insana yakınlaşmanın en güzel yolu onun zaafını kullanmaktır. Ben de genç kardeşimizin zaafını kullanarak söze başladım; “Galatasaraylı mısın genç adam?” dedim. Bir anda irkildi, böyle bir soru beklemediğini belli eder bir tavırla “Evet abi, Galatasaraylıyım, aynı zamanda fanatiğim.” Dedi. Ve arkasını dönüp Icardi formasını gösterdi bana.
Fanatik olduğu zaten belliydi ama bunun yanında birçok gençte olduğu gibi “Mauro Icardi” adlı oyuncuya duyduğu hayranlık vardı. Saçlarının neden sarı renkte olduğunu şimdi çok daha iyi anlamıştım. Bu sadece bir fanatiklik değil, aynı zamanda hayranlıktı.
Her ne kadar futbolu hiç sevemesem de, futbola dair bir şeyler duymaya tahammül edemesem de, ona bir şeyler verebilmek için önce onu dinlemem gerektiğini, düşüncelerine ve fikirlerine değer verdiğimi hissettirmem gerektiğini biliyordum. Bu yüzden zaafıyla ilgili sorular sorup onu kendime daha çok yaklaştırmak istedim. Fakat önce onu tanımalıydım.
“İsmin nedir, nereye gidiyorsun?” diye sordum. “İsmim Furkan. Antalya’ya, anneannemin ve dedemin yanına ziyarete gidiyorum.” Dedi. Ben de kendimi tanıttıktan sonra kolundaki bileklikleri sordum. Hepsinin manevi bir değeri olduğunu ve kimlerin hediye ettiğini heyecanlı bir şekilde anlattı.
“Seni bir futbolcuya benzetiyorum ama adı tam aklıma gelmiyor. Neydi acaba?” derken bir anda gözleri açıldı ve “Mauro Icardi!” diye bağırarak sözümü kesti. O kadar sesli söyledi ki benimle birlikte orada bulunan herkes sesini duymuştu ama pek oralı olmamışlardı.
Futbol, Furkan’ın zaafıydı, ama bahsettiği futbolcu çok başkaydı; ona beslediği bir hayranlık vardı. “Kim bu ‘Mauro Icardi’?” diye sordum. “Anlatır mısın biraz?” Onun bir büyüğü olarak ve din kültürü öğretmeni olarak meseleye bu kadar yakından bakıyor olmam onu çok şaşırttı. Muhtemelen böyle bir profille daha önce karşılaşmamıştı. Memnuniyetini ifade ederek konuşmaya başladı:
“Futbol kariyerine Vecindario’nun altyapı takımlarında başlayan Icardi, La Liga kulübü Barcelona’nın gençlik sistemi olan La Masia’da futbol oynadıktan sonra profesyonel kariyerine 2011’de Serie A kulübü Sampdoria’da başladı…” diyerek hayatına ve kariyerine dair birçok bilgiyi hevesle anlattı bana. Adamın hayatına o kadar hakimdi ki anlatırken zerre kadar duraksamadı ve bazı yerlerde tekrara düştüğünü fark etmedi bile.
Bu esnada konuşmayı hiç bölmedim ve heyecanına ortak olduğumu belli ederek can kulağıyla onu dinledim. Değer verdiğimi ve fikirleriyle ilgilendiğimi hissetmesini istedim.
Sözlerini bitirdiğinde hayranı olduğu adamı dakikalarca anlatmanın verdiği mutluluk ve gururla bana doğru baktı ve onu tebrik etmemi bekleyen bir tavırla söz hakkını bana verdi.
“Çok güzel anlattın Furkan, bilmediğim yeni şeyler öğrettin, teşekkür ederim. Ama bir merakım daha var,” dedim, gözlerim kolundaki bilekliklerin en tepe yerinde bulunan siyah ve lastik tokayı andıran bileklik üzerinde gezerken. “Buyurun, sorun tabi ki,” dedi.
“Bütün bilekliklerin kimden geldiğini anlattın ama siyah bileklikle ilgili hiçbir şey söylemedin. O kimden geldi ve senin için ne anlam ifade ediyor?” diye sordum.
Bu sefer soru gerçekten beklemediği yerden gelmişti. Gözlerinin bir anda açılması, yüzünün hafifçe kızarması ve kafasını öne doğru çevirmesi bunun habercisiydi. Bir müddet sessizlik hakim oldu aramızdaki muhabbete. Genç adam önüne bakarken uzaklara dalmıştı, muhtemelen bilekliğin sahibini ve onu bana nasıl anlatacağını düşünüyordu.
Peki bu bilekliğin sahibi kimdi?
Bu bölümü beğendiniz mi?