history_eduKüçük Enişte

2. Bölüm / Tanınmayan Kişi

format_list_numberedBölüm 2 / 10

Şoför koltuğuna geçtikten sonra arabayı çalıştırdım. Hareket etmek öyle kolay değildi; önce motorun ısınmasını ve buz tutan camların çözülmesini beklemek zorundaydım. Her gün yaşadığım için bu tarz durumlara alışmıştım. Ve birazdan direksiyonu tuttuğumda ellerimin soğuktan donacağını biliyordum.

Evden erken çıktığım için uçağa kadar bir hayli vaktim vardı. Ve biraz beklemek her açıdan iyiydi. En azından İstanbul trafiği biraz olsun rahatlardı.

İstanbul’da yaşam şartları zor olsa da İstanbul, tarih kokan geçmişiyle, güzellikleriyle vazgeçilmez bir şehirdi. İnsanı kendine bağlayan çok farklı bir büyüsü vardı. İstanbul’da yaşayan insanlarla konuştuğunuzda muhakkak yaşam şartlarının zor olmasından söz edeceklerdir ama oradan vazgeçemeyeceklerini de söyleyeceklerdir.

Ben de bu büyüye kapılan insanlar arasındaydım ve İstanbul’u bir farklı seviyordum.

Derken buz tutan camlar yavaş yavaş çözülmeye, arabanın kliması soğuk hava yerine sıcak hava üflemeye ve motor ısınmaya başlamıştı. Bütün bunlar artık yola çıkmam gerektiğinin habercisiydi.

Besmele çekip yol duasını yaptıktan sonra henüz güneş görmemiş, hafif nemli olan ve bir o kadar kaygan olan asfalt yolda ilerlemeye başladım.

Gizli buzlanmalara karşı dikkatli olmam gerektiğini biliyordum. Bu sebeple hız yapmak yerine yavaş yavaş gitmeyi tercih ettim.

Yolu bilmeme rağmen trafiğin durumuna bakmak için navigasyonu

Açtım ve havaalanına 45 dakikalık yol kaldığını gördüm; evet, tahmin ettiğim gibi ciddi trafik vardı. Telefonu yuvasına yerleştirdim, klimanın derecesini biraz daha artırdım ve usulca yola devam ettim.

Bir müddet ilerledikten sonra doğan güneşin ışıkları gözlerime vurmaya başladı. Engellemek için güneş gözlüğümü taktım. Yaklaşık bir saat önce havanın soğukluğundan şikayet ederken şimdi havayı ısıtmak için doğan güneşten şikayet ediyordum.

Bu durumu hemen bozup güneşin saf halinin havaya kattığı güzelliğe bıraktım kendimi. Bir yandan yolu, diğer yandan havanın güzelliğini izliyordum. Allah’ın doğaya sunduğu güzelliğe hayran kalmamak mümkün değildi.

100 metre ileride yol yavaş yavaş tıkanıyordu. Muhtemelen ya uzun süre yanan kırmızı bir ışık vardı ya da Allah korusun kaza olmuştu. İlk tahminim olmasını umuyordum. Nitekim biraz ilerledikten sonra radarıma giren kırmızı ışıklar tahminimi doğruladı.

Trafik lambasının hemen yanı başında arabalara el sallayan bir genç dikkatimi çekti. Çok acelesi var gibiydi ve nefes nefese kalmıştı. Sanırım gideceği yere yetişebilmek için otostop çekiyordu. Güzergahımız aynıydı ama acaba varacağımız yer aynı mıydı? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. Arabayı gence doğru yanaştırdım, içerideki sıcak havayı kıracağını bilmeme rağmen camları açtım. “Nereye gidiyorsun, gel bırakayım” dedim.

Çocuğun gözleri fal taşı gibi açıldı. Muhtemelen çektiği otostopun karşılık bulamayacağını düşünüyordu. Ama yine de bir ümit şansını deniyordu. Benim yanına gitmem ve onu arabaya davet etmem ona verilen büyük bir hediyeydi. Memnuniyetini, açılan gözlerinden ve yüzündeki şaşkınlıktan okuyabiliyordum.

“Havalimanına gidiyorum abi, saat 08.00’da uçağım var. Biraz geç uyandım, insanlık hali ya, uyuya kalmışım. Yetişmek için mecbur kaldım, kusura bakmayın” dedi mahcubiyetini gizleyemeyerek.

“Ne kusuru genç adam, güzergahımız aynı, ben de havalimanına gidiyorum ve benim de saat 08.00’da uçağım var. Beraber gidelim, bana arkadaşlık edersin” dedim. Genç adamın şaşkınlığı daha da arttı, bu kadar tesadüfün üst üste gelmesi inanılacak gibi değildi. Ama bilmiyordu, bunlar tesadüf değil, tevafuktu.

Bu şaşkınlık ve heyecan onu bir süre ayakta tuttu, ancak bu durumu yanan yeşil ışıklar ve arkadan gelen korna sesleri bozdu. Hemen arabaya atladı ve geri kalan yola tanımadığım biriyle devam etmeye başladım.

Arabanın içi soğuk bir sessizlikle kaplandı. Havanın soğukluğu bir yana gençle benim aramda bulunan soğukluk, bizi daha fazla üşütmeye başlamıştı. Bu soğukluğa ufak bir kıvılcım atmak istedim ve “ismin nedir, nereden geliyorsun ve nereye gideceksin genç adam?” diye sordum kendisine.

“İsmim Ömer, İzmir’e teyzemin yanına gideceğim inşaallah” dedi. Attığım kıvılcım görevini layıkıyla yerine getirmişti. Arabadaki soğuk sessizlik, sıcak ve hoş bir muhabbete kapı aralamıştı. Ve ben o kapıdan içeri girmek için can atıyordum.

Soracağım diğer soruyla kapıdan içeri girmeyi hedefledim ve “ismin çok güzelmiş, okuyor musun Ömer?” diye sordum genç adama. “Evet abi, mimarlık okuyorum” dedi. Konuşması gayet düzgün, mimikleri fazlasıyla yerindeydi. Konuşmasından ve giyim kuşamından güzel yetiştirildiği belliydi. Ağır başlı, efendi birine benziyordu.

Sorularımla onu hedeflediğim sıcak muhabbete çoktan dahil etmiştim. O da rahatlamış olacak ki mikrofonu bana uzatarak sormaya başladı. “İsminiz ne, nereye gidiyorsunuz ve ne işle meşgulsünüz abi?” dedi.

“İsmim Musab, din kültürü öğretmeniyim. Antalya’ya bir okulda konferans vermeye gidiyorum. Gençlerle buluşacağım” dedim. “Demek din kültürü öğretmenisiniz… Ne güzel” dedi ve muhtemelen kendi din kültürü öğretmenini hatırlayarak eski anılarını canlandırdı zihninde.

Sonra devam etti; “Sizin de isminiz çok güzelmiş, manası nedir acaba?” diye sordu. İşte bu dedim, beklediğim sorular gelmeye başlamıştı. Ormanda avını yakalamak için saatlerce uğraşan ve en sonunda yakalayıp başarılı olmanın sevincini iliklerine kadar yaşayan avcı gibi sevinmiştim o an. Heyecanımı ve sevincimi bastırarak mikrofonu elime aldım ve konuşmaya başladım;

“Manasından daha çok, tarihte, asr-ı saadette bu isimle meşhur olmuş büyük bir Sahabe Efendimiz var, ondan bahsetmek isterim sana” dedim. Memnuniyetle buyurun, tabi ki dedi.

Gerçekten yüz ifadelerinden memnun olduğu belli oluyordu. Ve söylediğim kelimelere, kullandığım lafızlara yabancı olmadığı çok belliydi. Amacım ona şu kısacık araba yolculuğunda bir şeyler öğretebilmekti. Çünkü bu tevafuk boşuna olamazdı.

Sanırım hayatımda ilk defa trafiğin daha fazla sürmesini istemiştim. Sürekli gözümün ucuyla navigasyona bakıyor, dakikaların azalmaması için adeta Allah’a yalvarıyordum. Çünkü Ömer’le daha fazla sohbet etmek, onu daha fazla tanımak ve ona daha fazla bir şeyler öğretmek istiyordum.

“Mus’ab b. Umeyr” diyerek başladım konuşmama. Kendisi İslam’ın ilk öğretmenidir. Efendimiz (s.a.v.) onu Medine’ye ilk öğretmen olarak göndermiştir. İslam’ı anlatması ve tebliğ etmesi için onu görevlendirmiştir. Gittiği yerde çok büyük başarılar elde etmiştir ve Medine’nin yarısından fazlasının İslam’ı kabul etmesine sebep olmuştur” dedim ve çok fazla uzatmak istemediğim için burada mikrofonu ona uzattım.

“Çok güzel anlattınız, evet bu ismi daha önce duymuştum. Ama ilk öğretmen olduğunu bilmiyordum. Sanırım siz de bu büyük sahabi efendimizi örnek alarak ve onun varisi olarak bu mesleği tercih ettiniz. Ve şimdi aynı onun gibi şehir şehir gezerek İslam’ı anlatmaya çalışıyorsunuz” dedi.

Verdiği cevaplar beni çok memnun etmişti ama bir o kadar da şaşırtmıştı. Aslında benim söylemek istediklerimi o bana söylemişti ve anlattıklarımdan memnun olduğu çok belliydi.

“Evet, ben kendimi onun varisi olarak görüyor ve onun gibi olmaya çalışıyorum. O emri bil ma’ruf için gitmişti Medine’ye ve bize bu ameli miras olarak bırakmıştı. Ben de bu mirasa sahip çıkmaya çalışıyorum” dedim. Vaktimiz daralıyordu. Havaalanına yaklaşık 10 dakikalık bir süremiz kalmıştı. Vakit kaybetmeden “Senin ismin de çok güzelmiş, anlamı nedir? Merak ettim” dedim.

“Ömer, Arapça kökenli bir isim “canlı olmak ve hayatta olmak” anlamlarına geliyor. Türk toplumlarında ise adaleti temsil ediyor. Ama siz şimdi kimi temsil ettiğini de soracaksınız sormadan söyleyeyim temsil ettiği şahsın Hz. Ömer olduğunu biliyorum ama hakkında pek fazla bir bilgim yok. Sizden dinlemek isterim” dedi.

Elbette memnuniyetle diyerek başladım sözlerime;

“Hz. Ömer, İslam’ın 2. Halifesi’dir. Zulme karşı olan öfkesiyle ve insanlara karşı olan adaletiyle ün salmıştır. Hz. Ömer aynı zamanda Efendimiz (sav)’in kayınpederidir. Halifeliği sırasında birçok beldenin fethine sebep olmuştur ve onun hilafeti döneminde İslam toprakları çok genişlemiştir” dedim.

Sözlerimi bitirdiğimde havaalanına çoktan varmıştık. Bu tatlı sohbetin sonuna geldiğimiz için üzülüyordum ama Ömer kardeşime bir şeyler öğrettiğim için de bir hayli seviniyordum.

Arabayı otoparka park ettikten sonra Ömer’le vedalaştım. Bu güzel sohbet için teşekkür ettim. O da memnuniyetini dile getirdi ve teşekkür etti. Eşyalarını alıp yavaş adımlarla ilerleyerek gitti.

Arkasından bir müddet baktıktan sonra uçağın kalkma saatinin gittikçe yaklaştığını hatırladım ve eşyalarımı alarak iç hatlara doğru yöneldim.

Ellerim tamamen doluydu ama yetişmek için hızlı adımlarla ilerliyordum. Giriş bölümüne geldiğimde eşyalarımı yere bıraktım ve biletimi hazırlamak için davrandım.

Tam o esnada telefonumun çaldığını fark ettim. Cebimden telefonu çıkardım ve gözlerimi ekrana doğru kilitledim.

Acaba arayan kimdi?

Bu bölümü beğendiniz mi?

Paylaş:
forum

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Yorumlar yayınlanmadan önce onaylanır.

progress_activity