history_eduKüçük Enişte

7. Bölüm / Sarı Taksi

format_list_numberedBölüm 7 / 10

Tekerleklerin piste değmesiyle daldığım rüyadan uyanmam bir oldu. Antalya’ya daha önce birkaç kez gelmiştim ama uçakla ilk defa geliyordum. Uçak henüz durmamıştı ve duracağı yere doğru yavaşça hareket ediyordu.

Bu esnada Furkan’la göz göze geldik. Konuşmak istiyordu ama artık konuşmaya mecali kalmamıştı. Bu fiziki bir yorgunluk değil, manevi ve ruhani bir yorgunluktu. Zaten gerekli nasihatleri vermiştim ve son noktayı Efendimiz (s.a.v.)’in uygulamasıyla koymuştum. O yüzden daha fazla üzerine gitmek yerine konuyu değiştirmeyi tercih ettim.

Dedenle annenene çok selam söyle, eğer nasipte varsa onlarla da bir gün tanışmak isterim, dedim. Konunun değişmesinden ve muhtemelen çok sevdiği dedesinin ve anneannesinin konuya dahil olmasından duyduğu sevinci belli ederek “Elbette hocam, onlarla tanışmanızı ben de çok isterim. İkisi de dünyanın en güzel insanlarıdır. Özellikle dedem… Harika bir adamdır. Benim en iyi arkadaşım ve sırdaşımdır. Onunla geçirdiğim vakitler benim için altın kadar değerlidir.” Dedi.

Evet, tahmin ettiğim gibi dedesini ve anneannesini fazlasıyla seviyordu. “O zaman telefon numaranı ver, ben de sana vereyim. Eğer buradaki işlerimi erkenden halledersem yanınıza uğrarım. En azından dualarını almış olurum ve tanış oluruz” dedim.

Bu teklifime çok sevinmişti. Birbirimizi Allah’a emanet ettikten sonra Furkan’la olan birlikteliğim şimdilik son buldu. Uçaktan indikten sonra dışarıya doğru hızlı adımlarla ilerledim. Telefonumu uçak modundan çıkarınca bir anda bildirim yağmuruna tutuldum. Gelen mesajlar ve cevapsız aramalar vardı ve hepsi eşimdendi. Hemen vakit kaybetmeden onu aradım ve sağ salim Antalya’ya indiğimi söyledim.

Artık güneş tamamen ortaya çıktığı için kavurucu sıcaklık çoktan başlamıştı. Şimdi sıra bu sıcaklıkla mücadele ederken Manavgat’a gidebilmek için taksi bulmaktaydı. Havaalanı ile Manavgat arası yaklaşık 60 km idi. Bu mesafeyi taksiyle gitmek zorundaydım. Her ne kadar taksiye binmeyi sevmesem de okuldaki konferansa yetişebilmek için buna mecburdum.

Bilirsiniz, bu kadar işlek olan bir yerde, özellikle havaalanında taksi bulmak gerçekten zordur. Ben de şansımı denemeye başladım. Şu ana kadar beş taksi geçti, üç tanesi doluydu, biri boş olduğu halde beni arabasına almadı. Ya farklı bir müşteriye gidiyordu ya da canı öyle istedi. Diğeri de, “Manavgat’a kadar gidemem, kusura bakma” dedi. Ya paraya ihtiyacı yoktu ya da tipimi beğenmemişti. Taksicileri anlamak gerçekten zordu.

Nihayet bir taksi bana doğru yönelip yavaşlamaya başladı. Adeta zafer kazanmanın sevinciyle eğildim, camı açmasını bekledim. Cam açılınca, “Selamünaleyküm abi, Manavgat’a gideceğim, müsait misin?” dedim. “Elbette müsaitim, buyurun,” dedi. Ön tarafa mı arka tarafa mı oturmalıyım sorusunu düşünecek ve ona cevap verecek zamanım yoktu. Eşyaları arkaya koyup direkt ön tarafa oturdum ve Manavgat’a doğru yola koyuldum.

Bindiğim taksi eski model bir arabaydı ve yıllarca içinde sigara içilmekten dolayı her yerine sinen çok kötü bir kokusu vardı. Dayanamadım, kendi tarafımın camını açtım. Adamın üzerine sinen kokudan hiç bahsetmiyorum bile. Her nefes alıp verişinde arabanın içini çok rahatsız edici bir koku kaplıyordu.

Bir insan bu eziyeti kendine neden yapardı ki? Kokusu ayrı bir dert, parası ayrı bir dert, sağlığa verdiği zarar ayrı bir dert… Bir insan para vererek kendini neden zehirlerdi ki? Bana her zaman çok saçma gelmiştir. Her zerresiyle insana hem manen hem maddeten bu kadar zarar veren bir şeyin, içenleri tarafından bu kadar çok sevilmesi… Gerçekten garip.

Taksici abimiz de anladığım kadarıyla sigara tiryakilerindendi, bu çok belliydi. Aklıma eşiyle olan yaşam tarzı geldi bir an. Düşünsenize eşiniz güzel kokmak yerine kötü kokmayı tercih ediyor. Aynı yastığa baş koyduğunuzu, sürekli o kötü kokuya ve dumana maruz kaldığınızı hayal edin… Ne büyük bir çile! Zaten muhtemelen böyle bir ailede bir süre sonra kadın da içmeye başlar, evde bulunan diğer fertler de.

Babalar böyledir… Her konuda örnek olurlar aileye. Ne mutlu güzellikte ve iyilikte örnek olan babalara.

Ben bu meselelerle zihnimi meşgul ederken taksici abimizden beklemediğim bir soru geldi. “Eğer rahatsız olmazsanız sigaramı yakabilir miyim?” İçinizden, sigara tiryakisi olarak düşündüğün birinin böyle bir soru sormasına neden şaşırıyorsun dediğinizi duyar gibiyim ama şaşırdığım ve beklemediğim şey bu değildi. Benim rahatsız olma ihtimalimi düşünerek benden sigara içmek için müsaade istiyor olmasıydı.

Evet, taksici abimiz kendi sağlığına karşı, maddi olarak cebindeki paraya karşı saygı duymuyordu ama benim rahatsız olma ihtimalime karşı saygı gösteriyordu. Bu çok kıymetliydi. Bazen sorulan bir soru, kişinin karakteriyle ilgili birçok şeyin cevabı olabilirdi.

Sorduğu soruya karşılık, “Sigara dumanından ve kokusundan çok rahatsız oluyorum, eğer yakmazsanız çok sevinirim,” dedim. “Hay hay efendim, ne demek, elbette,” dedi. Müşteri memnuniyetine önem veriyordu.

Şaşırdığım diğer bir husus ise şuydu; genelde ülkemizde taksicilere karşı çok anlamsız bir önyargı vardı. Sanki hepsi acımasız, öfkeli, sadece kendini düşünen, başka insanların hakkını zerre kadar önemsemeyen insanlarmış gibi… Doğruyu söylemek gerekirse ben de öyle düşünüyordum ama bu abimiz sanırım benim bu algımı kırmayı başardı.

Zaten sigara meselesi, sadece taksici abimizi ilgilendiren bir mesele değildi. Ülkenin neresine giderseniz gidin sigara içen insanların etrafındaki insanların rahatsız olma ihtimalini zerre kadar düşünmediklerini göreceksiniz. Ne kadar bencilce bir durum değil mi? Sorsak insan hakları, cart hakları, curt hakları derler. Pasif içici olmak zorunda bıraktıkları insanların hakları ne olacak peki? Onlar için bunun bir önemi yok… Onlar için önemli olan tek şey, sigara dumanının ciğerlerine bayram havası vermesi…

Tabii istisnalar elbette var. Bu taksici abimiz gibi. Söylediklerimden onları tamamen tenzih ediyorum. O insanların zararı tamamen kendine. Taksici abiyle onun haberi olmadan kendi hayal dünyamda çoktan samimiyet kurmuştum. Onun, ikinci bir insanın hakkına saygı duyması, ne kadar kıymetli ve ince düşünceli bir insan olduğunu gösteriyordu.

Hâlâ böyle insanların var olması umutlarımı yeşertiyordu.

Derken epey bir zaman geçmişti. Gideceğim yere çoktan varmıştık. Okulun yakınlarında bir yerde durduk. Taksici abiye ödemeyi yaptım ve eşyalarımı alıp arabadan indim. Saate baktığımda planladığım vakitten önce geldiğimi anladım. Öğle namazına da az bir zaman kalmıştı. Şöyle ileriye doğru baktım, cami minaresini görebilecek miyim diye. Evet, ileride yakınlarda bir cami vardı. Oraya doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladım.

İnsanın istediği anda, attığı her adımda bir cami veya mescit bulabilmesi, yeryüzünün tamamının bizim için mescit kılınması ne büyük bir nimet. Başka bir şehirdeyim, evimden ve ailemden uzaktayım ama Allah ile yakınlaşmak istediğimde O hep benimle beraber. Hamdolsun.

Bu bölümü beğendiniz mi?

Paylaş:
forum

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Yorumlar yayınlanmadan önce onaylanır.

progress_activity