Eşit haklar mı? Zulüm mü?
"Bugün üzerimize düşen, Allah’ın koyduğu dengeyi bozmadan İslam’ı yaşamaktır."

Feminizmin kökenine indiğimizde kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını sağlamak amacıyla kurulduğunu görüyoruz.
Ancak Mevcut hale baktığımızda ise tamamen amacının dışına çıktığını görmekteyiz. Günümüzde “Feminizm” başlığı altında erkek düşmanlığı yapılmaktadır.
18.Yüzyılın sonlarında ve 19.Yüzyılın başlarında haksızlığa uğrayan, kendini savunamayan, hor görülen ve dışlanan kadınların haklarını savunmak için ortaya çıkan bu akım, bugün kadınların haklarını farklı bir boyuta taşıyarak dokunulmaz hale getirmektedir.
Feminizmi sadece bir başlık altında incelemeye çalışmak, yargısız infaz yapmakla eş değer olacaktır. Bu sebeple yazıma feminizmin geçirdiği evrelerden bahsederek başlamak istiyorum.
Feminizm tarihte üç farklı dalgaya maruz kalarak günümüze kadar gelmiştir. İlk feminist dalga, oy, eğitim ve mülkiyet hakkı için mücadele verdi: bu döneme damgasını vuran Britanya’daki Süfrajet hareketi oldu. Birinci feminist dalga, aynı zamanda, varlığı, kimliği ve emeği özel alana hapsedilmiş olan kadınların kamusal alanda yer alma ve bu alanı dönüştürme mücadelesiydi.
İkinci feminist dalganın işaret fişeği ise Fransız yazar ve düşünür Simone de Beauvoir’ın “İkinci Cins” adlı kitabı oldu. Simone de Beauvoir bu kitabı yazdığında kendisini feminist olarak tanımlamıyordu ancak erkek egemenliğinin çok kapsamlı bir analizini yapmıştı.
İkinci dalga feminizm, Fransa’da 1970’lerin başında, kürtaj hakkı talebiyle başladı. Türkiye’de ise 1980’lerin başında ilk büyük kampanya olan “Dayağa Hayır” ile ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. İkinci dalganın açtığı bir başka alan, kadın cinselliğinin, kadınlar tarafından açık biçimde konuşulması oldu. Bu, erkeklerin hazzına dayanan heteroseksüel cinselliğin sorgulanmasını sağladı. Heteroseksüelliği hedef alan politik lezbiyenlik ve erkeklerle her türden ilişkiyi reddeden ayrılıkçı feminizm de ikinci dalga sırasında ortaya çıktı.
Bu süreci incelediğimizde görüyoruz ki Feminizm, ortaya çıktığı ilk yıllardaki masumiyetini farklı akımlara ve dalgalara maruz kalarak yitirmeye başlamıştır.
Feminizmin uzantısı olan üçüncü dalga ise 1990’lı yıllarda ortaya çıkmıştır. Nasıl ki ikinci dalga, birinci dalganın masumiyetini kırıp hedefini şaşırttıysa üçüncü dalga da ikinci dalgaya nazaran feminizm akımının kapsamını genişletmiş ve LGBT hareketinin feminizme de dahil olmasını sağlamıştır.
İkinci ve üçüncü dalgada feminizm; erkeklerle her türden ilişkiyi reddeden, LGBT hareketini benimseyen, trans kadınların yolunu açan ve erkek düşmanlığı yapmaya başlayan bir akıma dönüşmüştür.
Ve aynı zamanda “Hakların eşit olması” bir yana kadınların ön plana çıkması gerektiğini, üstün olduğunu ve her konuda dokunulmaz olduğu fikrini aşılamaya çalışan bir kurum olarak devam etmiştir. Ve etmektedir.
Halbuki çıkış amacı “eşit hakları” savunmaktı. Hedef eşit hakları savunmaksa üstünlük ve dokunulmazlık neden var? Sanırım zamanla “erkeklerin hakkını” savunmak için de yeni bir akımın ortaya çıkması gerekecek. Çünkü devam eden bu anlayış, eşitlik yerine bir tarafın her açıdan ezilmesini ve hor görülmesini gerektirmiştir.
Bugün birçok yerde ve yaşanılan birçok olayda erkek tarafı, kadına karşı hakkını savunamaz hale gelmiştir. Çünkü “kadının beyanı esastır” veya “kadının kanıtı esastır” denilerek delil getirildiğinde diğer tarafa açıklama ve konuşma imkânı sunulmamaktadır.
Bu zulüm değil de nedir? Zulmeden bir akım, aklı selim bir insan tarafından nasıl savunulabilir?
Bugünkü Feminizm anlayışıyla ve hatta daha geniş olarak “Feminizm” anlayışıyla İslam’ın yan yana gelmesi asla mümkün değildir.
İslami açıdan kadın ve erkeğin eşit olması söz konusu bile değildir. Allah (cc) kadına farklı bir değer vermiştir erkeğe ise daha farklı bir değer vermiştir. Bu değerleri aynı kefeye koymaya çalışmak, dengeleri bozmaktır ki bugün tam olarak yapılan budur.
İşin en üzücü tarafı; muhafazakâr kesimde bulunan hanım kardeşlerimizin de bu anlayışa destek verdiklerini görmektir.
Allah (cc) İslam diniyle beraber kadınlara muazzam bir değer vermiş ve onların hakkını yeterli ölçüde korumayı hedeflemiştir ve başarmıştır. Aslında İslam’ı yaşamak, feminizm gibi bir akıma ihtiyaç duymamaktır.
Bugün üzerimize düşen, Allah’ın koyduğu dengeyi bozmadan İslam’ı yaşamaktır.


