Gece Açan Çiçekler

Gece Açan Çiçekler

Tarık Tufan

starstarstarstarstar5.0
Tamamlandı
Okuma DurumuTamamlandı
menu_book
312
Sayfa
calendar_today
2025
Yayın Yılı
domain
Doğan Kitap
Yayınevi
translate
Türkçe
Dil

rate_reviewKişisel İnceleme

Hayırlı günler arkadaşlar. Yine harika bir kitabın incelemesi ve yorumuyla karşınızdayım. "Gece Açan Çiçekler" kitabını tam 20 günde okudum.


Etrafımdaki ve yakınımında ki insanlar bana sürekli; "çok yavaş kitap okuyorsun böyle kitap okunmaz. Bitir artık şu kitabı. Hala bu kitabı mı okuyorsun" diyorlar. Ama bilmiyorlar ki ben bir kitabı okurken sadece okumuyorum. O kitabın içinde kayboluyorum. Yazarın zihin dünyasını keşfetmeye ve gerçekten verdiği mesajları yakalamaya çalışıyorum. Yani okurken okumanın değil, o kitabın yansımalarının peşine düşüyorum. Ve bu kanal zaten bu yüzden var. Bu da haliyle zaman ve emek istiyor.

Şimdi bir kitabın hayatımıza, günümüze ve geçmişe olan yansımalarını hep birlikte okuyacağız. Öncelikle yazarımız hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum. Türk yazarlardan böyle kaliteli eserler çıkınca gerçekten onları herkese tanıtmak ve duyurmak istiyorum.


Tarık Tufan; modern zaman insanının iç dünyasını, yalnızlığını, hayal kırıklıklarını dert edinmiş bir isim. Bütün eserleri bu varoluş sancılarının çığlıkları ile dolu, Bazı eserlerinde karakter ismi bile yok fakat ruhunuzun en derinine o isimsiz karakterlerle balyoz gibi darbe indirmeyi çok iyi başarıyor. Düşündürtüyor, sorgulatıyor ve ağlatıyor.

Yazarımız İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun ve Marmara Universitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü'nde Sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Dolayısıyla kaleminin ve zihninin altyapısını buralardan beslenerek oluşturmuş diyebiliriz.
Zaten eserlerini okurken felsefe ve tasavvuf buram buram hissediliyor. Kitaplarında bolca metafor kullanan bir isim. İncelemesini yaptığım kitapta da birazdan bahsedeceğim üzere bol bol metafor var ve yazarlık serüveninde ilerledikce siz de görüyorsunuz ki Tarık ağabeyin metafor kullanma dozu gittikçe artıyor :)

Güneşin batıdan doğduğu, İstanbul Boğazı'nda dev bir yangının çıktığı, fırtına, duman, havaya karışan kimyasal kokuları gibi dehşet verici sahnelerin olduğu bir kıyamet günü tasviri ile başlıyor kitap. Fakat bu kıyamet aslında bir metafor. İnsanların içindeki cehennemin tasavvuru.

"Kıyamet meleği epey gecikmişti, çünkü insan kendi cehennemini çoktan yaratmıştı." diyor yazarımız. Ve istanbul'da böyle bir kıyamet günü en son 100 yıl önce yaşanmıştı diyerek kitabın içeriğine göz kırpıyoruz hep birlikte.

Kitabımızın iki anlatıcısı var. Birisi günümüzde geçen hikayenin anlatıcısı Halide... Diğeri ise Osmanlı'nın son dönemlerinde, bir zindanda idamını bekleyen Derviş Ali. İkisi de sırayla kendi hikayelerini anlatıyorlar ve kitabın sonunda bu iki hikaye yine metaforik bir şekilde birbirine bağlanıyor. Okurken beni en çok etkileyen şey aslında bu bağlantı oldu.

Halide, Canfeda konağı'nda kardeşlerini bekliyor. Onlarla son bir gece geçirip içinde kalan yüzleşmeleri yapabilmek, ruhunu azad edebilmek için... Derviş Ali ise ölüme ramakkala kalbinde büyük aşkı, aklında dostu Üstad Zonaro'dan gelebilecek yardım ihtimali ile geçmişini, işlediği günahları düşünüyor... Böylece başlıyoruz onlarla beraber hikayenin derinliklerine dalmaya.

Aile... Birçoğumuzun içindeki yaraların neredeyse tamamının temelinde aile travmaları yatmıyor mu zaten? Anne baba sevgisi ve ilgisi eksik olunca hiçbir zaman tam olamıyorsunuz. Hayatınızda yaptığınız ve yapamadığımız bütün tercihlerin altında, verdiğiniz kararların altında, aşk hayatınızda sizi paramparça eden hatalarınızın altında bile hep bu eksiklik, ilgisizlik ve hep bu boşluk yatıyor.

Halide, Cihangir, Zeliha ve Nihal kardeşlerin üzerinden yazarımız bu eksikliği ve ilgisizliği o kadar güzel anlatmış ki mutlaka birinin hikayesinde kendinizi bulacak ve gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. Kitap vardır bir karakterin hayatını anlatır. Kitap vardır birkaç kişiyi anlatır. Ama Tarık ağabey sanki bu kitapta bütün insanlığın hayatını ve sıkıntılarını hedef almış gibi. Çünkü okuyan kişi mutlaka bir karakterde kendine pay çıkarmayı başarabiliyor.

Ah Halide... gece açan çiçek misali Halide... sana ayrı bir paragraf ayırmasam olmazdı. Yaşarken yalnızlığı iliklerine kadar hisseden, yalnızlığın kraliçesi Halide. Evin en büyük çocuğu, annesinden zerre sevgi görmeyen, sürekli azarlanan hor görülen; nahif ruhlu, güzel kalpli kadın... Babanın vefasızlığı, sevdiğin adamın karaktersizliği... Bütün bunlara rağmen Kardeşlerine anne olmaya çalıştın, kendi yaralarını içindeki yalnızlığa itip hep sevdiklerinin derdine derman olmaya çalıştın sen. (Hatırlarsanız okurken alıntısını yaptığım bir sayfada kardeşi Zelihayı sevdiği alana itmiş ve hayatına unutulmaz konuşlar yapmıştı) Ama sonunda sevgiyle sulanmayan her çiçek gibi soldun. Sevecek sandıkların, seviyor sandıkların kurumuş topraklarına su değil, zehir damlattılar. "Gerçeği anlamakta geç kalmak, insanın en hazin düşüşüdür." diyorsun 102. sayfada.. Keşke gerçekleri zamanında anlayabilseydin de bu kadar kırılıp dökülmeseydin Halide.

Dedim ya kitapta çok fazla metafor var diye, bunların en büyüğü konaktaki kilitli olan ve 16 yıldır hiç açılmamış odaydı. Kardeşler toplanınca o odanın kilidini açıyorlar ve kalplerinin derinliklerinde kalmış sırlar ortaya saçılıyor. Birer birer yüzleşiyorlar bunlarla..

Yazarımız bence bu metaforla bizlere demek istiyor ki kendi hayatınızdaki kilitli odaların kapısını açın ve yüzleşin. Ancak o şekilde ruhunuzu azad edebilirsiniz... Belki de modern insanın yalnızlığının en büyük sebeplerinden birisi içindeki kilitli odaları açıp gereken yüzleşmeleri yapamamasından kaynaklanıyordur.

Tarık Tufan bir söyleşisinde:
"Teknolojik olarak çok ileri düzeyde bir iletişim çağında yaşamamıza rağmen, insanların gerçek anlamda en az iletişim kurduğu zamanlardayız. Herkes herkesle bir etkileşim içinde fakat kimse kimseyi anlamıyor, anlamaya çalışmıyor bile. Gerçek iletişim, karşındakini anlamaktır." diyor. O kadar doğru ve yerinde bir tespit ki... İnsanın cehennemi zaten anlaşılmamak değil midir? Herkesin sosyal medyada çok mutlu göründüğü fakat kendi içlerinde mutsuzlukla huzursuzlukla iç sancıları çektiği bu ikiyüzlü dönemde; sizi gerçekten anlayan, anlamak için çaba gösteren birisi varsa onun klymetini bilmek boynumuzun borcudur bence. Huzurun anahtarı kıymet bilip değer ölçebilmekte. Kitabımız bu anlamda da sorgulatıyor sizi.

Derviş Ali'nin hikayesi üzerinden Osmanlı son döneminin ufak bir panaromasını da görüyoruz kitapta. Konaklar, paşalar, entrikalar, şeyhler, dervişler, ayaklanmalar iftiralar ve daha niceleri.

Yukarıda dediğim gibi zindanda ölümü bekleyen bir karakter Derviş Ali... idam olacağı günden bir gün önce, son gecede başlıyor hikayesini anlatmaya.. Günahları, sevapları, aşkı ile mükemmel bir karakterdi Derviş Ali. Güzel ahlak, erdem, vefa, gibi özelliklerin ünvanlarla sıfatlarla hiçbir ilgisi olmadığını bir kez daha gördük.

Bu arada kitapta geçen saray başressamı Fausto Zonaro gerçek hayatta yaşamış birisi ve kitaptaki Dervişler tablosu gerçekte de var. Hatta yazarımız yıllar önce Zonaro'nun bir sergisine katılıyor ve Dervişler tablosunu görüp çok etkileniyor. Notlar alıp günün birinde bir kitabına konu etmek istiyor. Ve 20 yıl sonra incelemesini yaptığım kitapta Zonaro ve Dervişler kendine yer buluyor. Harika bir hikaye bence. Arka planda hikayesi olan hikayelere bayılıyorum. Tarık ağabeyin yüreğine, emeğine ve kalemine sağlık. Kitabın arka planında gerçekten büyük bir emek var. Yazmak ve kurgulamak için değil, yürek yangınını söndürmek için yazılmış bir hikaye.

Tarık Tufan ağabeyin kalemine gerçekten bayılıyorum ve okuduğum ilk kitabı tabi ki bu değil :)

Kitapta hem 2026 yılı modern insanı anlatılıyor hem de Osmanlı'da yaşamış dervişlerin ve paşaların hikayelerine yer veriliyor. Bu iki zaman hiçbir şekilde birbirine zıt düşürülmeden ustaca satırlara dökülüyor. Okumanızı, okutmanızı ve kitabın yansımalarını hayatınızda hissetmenizi isterim. Selam ve dua ile.

Paylaş:

auto_awesomeBenzer Kitaplar

forum

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Yorumlar yayınlanmadan önce onaylanır.

progress_activity