history_eduDm'den gelen mutluluk

İhtiyar mı? Bilge mi?

format_list_numberedBölüm 3 / 3

Ali evine girerken attığı adımları, hızlı bir şekilde odasına girerek sonlandırdı. Çantasını masanın altına fırlattı, çıkardığı okul kıyafetlerini ise yatağının üstüne. Düzenli olmayı sevmiyordu. Nedense düzenli olmanın hayatı zorlaştırdığını ve insanı daha fazla yorduğunu düşünüyordu. Kendi dünyasında böyle gayet mutluydu. Çünkü dikkat etmesi gereken bir kural ve düzen yoktu. Spontane bir yaşamın baş rolünde oynuyordu ve üstlendiği bu rolden gayet memnundu.

Nefret ettiği ve asla beğenmediği okul kıyafetlerinden kurtulup dünyanın en rahat insanıymış gibi hissettiği eşofmanlarını giydi. Günlük adeti üzere salonda en ihtişamlı koltukta boynu bükük bir şekilde oturan ve zikirle meşgul olan dedesine selam vermek için harekete geçti.

Ali hayatını, ruhunu ve bedenini daraltan, kısıtlayan bu evde sadece onunla sohbet etmeyi ve vakit geçirmeyi seviyordu. Dedesine karşı beslediği sevgi çok başkaydı. Çünkü o kimseye benzemiyordu. Ne babası gibi sert mizaçlı ve sinirliydi ne de annesi gibi her şeye söylenip rahatsız oluyordu. Seksen yaşını geçmesine rağmen daima güler yüzlü, tatlı dilli ve dinç biriydi. Dinç dediysek öyle lafta değil. Gerçekten nice gençlere taş çıkartacak kadar sağlıklı ve hareketliydi Ahmet dede. Ali, onun bu kadar güler yüzlü, hareketli ve tatlı dilli olmasını çok seviyor ayrıca ona ne sorarsa sorsun her konuda bilgisi ve tecrübesi olmasına da hayran kalıyordu. Halbuki dedesi okul bile okumamış, eğitim görmemiş bir ümmi idi. Ama ne de olsa eski topraktı. Dedesi de Ali’yi çok seviyordu ve daima ona şefkatle yaklaşıyordu.

“Selamünaleyküm dede” diyerek odaya giriş yaptı Ali. “Ve aleykümselam o ne güzel bir kelam hoş geldin yavrum. Okul nasıl geçti neler öğrendin anlat bakalım” diyerek cevap verdi dedesi. “Nasıl olsun be dede hiçbir şey öğrenmeden, hocaların anlattıklarını anlamadan boşuna vakit öldürüp geldim işte. Her gün aynı şeyler. Her geçen gün okul benim için daha da sıkıcı bir hal almaya başladı” dedi. Dedesi neler öğrendiğini sordu ama Ali içindeki isyanı ve sıkılmışlığı da ekledi cevabına. “Öyle deme yavrum sen bugün öğrendiklerini kavrayamasan da bir gün mutlaka öğrendiklerin veya duydukların hayat yolculuğunda senin önünü açacak. Bak bana ben okumadım, okuyamadım, okula gitmedim yıllarca çalıştım ve yıprandım. Benim gibi mi olmak istiyorsun?” dedi. “Ah be dede keşke senin gibi olabilsem de hiç okula gitmesem” dedi ve başını önüne eğdi Ali. “Hadi sen kalk odana geç ve güzelce bugün okulda öğrendiklerini tekrar edip ödevlerini yap. Ananı söyletme baban geldiğinde onun da sinirlerini hoplatma” diyerek bu kısa sohbeti sonlandırdı Ahmet dede. Ali çaresizce attığı her adım sanki boğazına dolanan urgan uçları gibi nefesini kese kese tekrar odasına doğru yürüdü.

Ahmet dede hayat tecrübesiyle konuşuyordu elbette. Hayatı kitaplardan okuyarak değil, yaşayarak öğrenmişti. Evet okuyamamıştı çünkü kendi yaşadığı ve içinde bulunduğu dönemin şartları bunu gerektiriyordu. Maddi imkansızlıklar, hayata erken başlama zorunluluğu, erken yaşta evlilik, erken yaşta baba olma yükü ve çalışıp para kazanma zorunluluğu gibi birçok yük binmişti sırtına. Aslında okuyabilseydi çok güzel bir iç mimar olabilirdi. Bu konularda hem çok bilgisi hem de iyi seviyede el becerisi vardı. Ama okul ve maddi imkanlar olmayınca sadece kendi çapında yaptığı ufak minyatür eserlerle kaldı bu becerisi.

Her konuda bilgisi olması, hayattan kazandığı tecrübelere dayanıyordu. Çok gezen ve okuyan biri değildi ancak halkın içinden gelen ve sosyal ilişkileri zirvede yaşayan biriydi. O yüzden ona sadece bir ihtiyar gözüyle bakmak haksızlık olurdu. O aynı zamanda bilge bir adamdı.

Bu bölümü beğendiniz mi?

Paylaş:
forum

Yorumlar

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

Yorumlar yayınlanmadan önce onaylanır.

progress_activity